Kapatıyorum dükkânı. Nakitsizlikten değil, vakitsizlikten. Biraz da üşengeçlikten tabii. 3 küsur aydır takılıyorum bu adreste. İzleyicilere, ziyaretçilere ve takipçilere selam olsun. Asma kilidin şifresi bende.. Gün olur devran dönerse açıveririz dükkânı.
Çarşamba, Ekim 21
Allahaısmarladık
Kapatıyorum dükkânı. Nakitsizlikten değil, vakitsizlikten. Biraz da üşengeçlikten tabii. 3 küsur aydır takılıyorum bu adreste. İzleyicilere, ziyaretçilere ve takipçilere selam olsun. Asma kilidin şifresi bende.. Gün olur devran dönerse açıveririz dükkânı.
Garrincha Garrarincha

Bugünlerde okumakta olduğum bir kitap, kafamda ‘fictious’ bir sorunun uyanmasına sebep oldu. “Pele and his times” adlı biyografiyi okurken geçmişe doğru bir yolculuk yapmadan edemedim. Bugun bu kitap yerine başka bir yıldız Garrincha’nın hayatını okuyor olabilirdim. Pele ile beraber 1958,1962 ve 1966 Dünya Kupaları’nda oynamış, ilk ikisinde turnuvanın kazanılmasında en büyük pay sahibi olan- zaten 1962’de Şili’de Pelé sakatlandığı için turnuvanın çoğunu onun yedeği Amarildo ile oynadı Brezilya- bu eşsiz yetenek tüm gençlere örnek olacak dramatik bir sonla bu sahneyi terk-i diyar etti ve bizi zor bir ikilemin içinde bıraktı.
FIFA’nın Pelé’den sonraki en büyük Brezilyalı olarak ilan ettiği , büyük futbol tarihçileri tarafından en az Pelé kadar büyük kabul edilen ve en önemlisi Pelé’nin dahi benden büyük futbolcuydu dediği Garrincha, Brezilya milli takımı ile 1955-1966 yılları arasında çıktığı 50 maçta (bugune kıyasla çok komik bir rakam) sadece 1 maç o da ’66 Dünya Kupası’nda Macaristan’a kaybetti.
Döneminin, Cristiano Ronaldo ve David Beckham gibi en popüler figürü olan Garrincha’nın özel hayatında yaşadığı sorunlar onun dramatik sonunu hazırladı. Hesaplanabilen çocuk adedi en az 14 olan bu yetenek 1983 yılında sirozdan öldüğünde futbol sahnesinde değeri tam anlaşılamayan bir yıldız daha kaymış oldu.
Çağdaşı olan Pelé gibi sadece futbola focus bir hayat yaşasaydı, bugün Maradona ile kavga eden , kredi kartı reklamlarına çıkan, ülkesinde bakanlık yapan, spor elçisi olarak ülkesine bir Dünya Kupası ve Olimpiyat ev sahipliği kazandıran kişi belki de o olacaktı, ama biz bunun cevabını hiçbir zaman net olarak veremeyeceğiz.
Aslında bu hikaye kendine iç ve dış çevresiyle futbol tarzı olarak C.Ronaldo, Ronaldinho’yu seçmek ile Messi’yi seçmek arasında gidip gelen genç nesile örnek olabilecek bir dramdır. İlkini seçenler için ‘Bu adam hangi gezegenden acaba?’ diye manşetler atılırken; diğerinin ise sadece futbolu ve o noktaya nasıl geldiği konuşulur. Sizce hangisi daha uzun konuşulur?
Genç yeteneklerin- kaderlerini belirleyecek- bu seçimlerini çok iyi yapmaları, iyi yönlendirilmeleri, öngörülü insanları yanlarından ayırmamaları gerekir. Bizim işte bu çocuklara ve gençlere futbolun bu yönünü öğretecek adamlara ihtiyacımız var, bir A Milli takım antrenöründen ziyade. Bu çocuklar şunu bilmeli, en üst seviyede oynadıkları 10 sene boyunca ‘garrincha garrarincha’ deseler, bunun meyvesini bol bol yerler ileriki hayatlarında.
FIFA’nın Pelé’den sonraki en büyük Brezilyalı olarak ilan ettiği , büyük futbol tarihçileri tarafından en az Pelé kadar büyük kabul edilen ve en önemlisi Pelé’nin dahi benden büyük futbolcuydu dediği Garrincha, Brezilya milli takımı ile 1955-1966 yılları arasında çıktığı 50 maçta (bugune kıyasla çok komik bir rakam) sadece 1 maç o da ’66 Dünya Kupası’nda Macaristan’a kaybetti.
Döneminin, Cristiano Ronaldo ve David Beckham gibi en popüler figürü olan Garrincha’nın özel hayatında yaşadığı sorunlar onun dramatik sonunu hazırladı. Hesaplanabilen çocuk adedi en az 14 olan bu yetenek 1983 yılında sirozdan öldüğünde futbol sahnesinde değeri tam anlaşılamayan bir yıldız daha kaymış oldu.
Çağdaşı olan Pelé gibi sadece futbola focus bir hayat yaşasaydı, bugün Maradona ile kavga eden , kredi kartı reklamlarına çıkan, ülkesinde bakanlık yapan, spor elçisi olarak ülkesine bir Dünya Kupası ve Olimpiyat ev sahipliği kazandıran kişi belki de o olacaktı, ama biz bunun cevabını hiçbir zaman net olarak veremeyeceğiz.
Aslında bu hikaye kendine iç ve dış çevresiyle futbol tarzı olarak C.Ronaldo, Ronaldinho’yu seçmek ile Messi’yi seçmek arasında gidip gelen genç nesile örnek olabilecek bir dramdır. İlkini seçenler için ‘Bu adam hangi gezegenden acaba?’ diye manşetler atılırken; diğerinin ise sadece futbolu ve o noktaya nasıl geldiği konuşulur. Sizce hangisi daha uzun konuşulur?
Genç yeteneklerin- kaderlerini belirleyecek- bu seçimlerini çok iyi yapmaları, iyi yönlendirilmeleri, öngörülü insanları yanlarından ayırmamaları gerekir. Bizim işte bu çocuklara ve gençlere futbolun bu yönünü öğretecek adamlara ihtiyacımız var, bir A Milli takım antrenöründen ziyade. Bu çocuklar şunu bilmeli, en üst seviyede oynadıkları 10 sene boyunca ‘garrincha garrarincha’ deseler, bunun meyvesini bol bol yerler ileriki hayatlarında.
Osman Çetin
Salı, Ekim 20
Cuma, Ekim 16
Alıntı
"İçinde hakikaten sevmek kabiliyeti olan bir insan hiçbir zaman bu sevgiyi bir kişiye inhisar ettiremez ve kimseden de böyle yapmasını bekleyemez. Ne kadar çok insanı seversek, asıl sevdiğimiz bir tek kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz. Aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir."Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali
Perşembe, Ekim 15
Fantezi

Son 10-15 yılı baz alarak bir Milli Takım yaptım. Hepsinin de aynı jenerasyon olduğunu farz ettim. Ortaya aşağıdaki takım çıktı;
Kaleci : Rüştü
Sağ Bek : Gökhan Gönül
Stoperler : Alpay - Bülent
Sol Bek : Abdullah Ercan
Sağ Açık : Hamit Altıntop
Orta Göbek : Aurelio - Tugay
Sol Açık : Arda
Forvet Hattı: Sergen - Hakan
Diziliş: 4-4-1-1
Teknik Direktör : Mustafa Denizli
Federasyon Başkanı : Haluk Ulusoy Dışında Biri!
Çarşamba, Ekim 14
Messi vs. Lugano
Uruguay-Arjantin maçını, bu gece saat 01.00'de Ntv naklen yayınlıyor. Yarın iş güç olmasa da izleyebilseydik şu maçı. Arjantin, Uruguay'ın bir puan ve bir sıra önünde yer alıyor eleme grubunda. Bu gece bir puan alsalar dahi Dünya Kupası'na direk gitme hakkı kazanacaklar. Biz futbolseverler de Messi'yi bu platformda izleme hakkı kazanacağız. Tabii Lugano, Messi'nin ayağını eline verip yedi düvelin bedduasına talip olmazsa! Aralarında tarihi bir rekabet bulunan iki ülkenin başkentini, Buenos Aires ile Montevideo'yu 'Rio de la Plata Nehri' ayırıyor. Bu nedenle iki ülkede de adını bu nehirden almış olan River Plate takımı bulunuyor. Bence, Uruguay-Arjantin rekabeti bir nevi bizim buralardaki Karşıyaka-Göztepe derbisini andırıyor.
İki ülke arasındaki tarihi bir maçtan bahsetmeden bitirmeyelim bu postu ve 1930'da Uruguay'da oynanan Dünya Kupası finaline uzanalım. Arjantin'de, Uruguay'da finali kendi topları ile oynamak isterler. Pratik çözüm hemencecik bulunur, her iki yarı ayrı topla oynanacaktır. İlk yarı Uruguay'ın topuyla oynanır ve evsahibi devreyi 2-1 önde kapatır. İkinci yarı ise Arjantin topuyla çoşup, 3 gol bulup kupayı kucaklayıverir. O günden evveline dayanan rekabet ise biraz daha körüklenerek bugünlere gelir.
Bir Anı

"Metin Oktay'ın Palermo'ya gidişinin ardından Baba Recep Galatasaray'a transfer olmuştu. O zamanlar kapalı tribün biletleri 225 kuruş. Az sayıda Galatasaraylı kapalı tribünün açıkla birleştiği sol tarafı kapatır, ancak en fazla ikinci direğe kadar bir yer kaplardık.Beşiktaş taraftarlarının bulunduğu kısım oyuncuların çıkış tünelinin tam üstündeydi.O yıl yapılacak ilk GalatasarayBeşiktaş maçı iki camianın olduğu kadar, medyanın da ilgi odağıydı. Beşiktaş'ta 'Baba' lakabı almış Recep Adanır ilk kez Galatasaray formasıyla sahaya çıkıp eski takımına karşı oynayacaktı. Gecenin bir vaktinde stadın kapısında yorgan döşek yatarak ertesi sabah içeri girdiğimizi hatırlarım. Maç saatine yakın, Galatasaray, Beşiktaş tribününe çok yakın bir yerden sahaya çıktı. Biz her zaman kendi yıldızlarımızı tribünlere çağırırdık. Bu ya Metin Oktay olurdu ya da Turgay Şeren. Bu kez Baba Recep'i çağırdık. Baba Recep bir an duraksar gibi oldu. Bize doğru koşarak geleceğini sanarak iki misli bağırmaya ve 'Baba Recep buraya' demeye başladık. Baba Recep birden Beşiktaş tribünlerine doğru koştu. Bir anda stat sessizliğe büründü. Ne yapacağını herkes merakla bekliyordu. Beşiktaş tribünlerinin önüne gelince sağ ve sol elini havaya kaldırdı ve iki eliyle bütün Beşiktaş tribününü içine alırcasına bir jest yaptı. Ardından ellerini sıkıca yüreğinin üstüne bastırdı ve sonra tekrar açıp kalbini sanki Beşiktaşlılara uzattı. Biz derin bir sessizliğe bürünmüştük. Beşiktaş tribününden 'Baba Recep' sesleri yükseldi. Baba Recep sonra koşa koşa tribünün ta öbür tarafına gelip tam bizim önümüzde durdu. Gene iki elini açıp Galatasaray tribünlerini içine alacak bir hareket yaptı ve sonra iki eliyle iki bacağını gösterdi. Baba Recep, 'Yüreğim Beşiktaş'la ama ayaklarım Galatasaray için koşacak' diyordu. İşte o anda hem Galatasaray, hem de Beşiktaş tribünleri ayağa kalktı, 'Baba Recep çok yaşa' sesleri yeri göğü inletti."
O gün tribünde olan Galatasaray taraftarı Ayhan İzmirli'nin kaleminden...
Gordon Banks
Salı, Ekim 13
Alex-De-Souza FOR-VET-TİR

Tam iki sene önce, Ekim 2007'de FourFourTwo dergisinde Denizlispor'lu Tomas Abraham ile Alex üzerine sohbet etmiş Ozan Şişli. O günlerde en iyi 'Alexsavar' olarak nam salmış Tomas bakın ne diyor birebir markaj uyguladığı Brezilyalı oyuncu hakkında:
" - Alex çok ama çok verimli bir futbolcu. toplara çok iyi vuruyor, final pasları müthiş, çok etkili tek paslar, verkaçlar kullanıyor. Tabii en önemli yanı da frikikler. Hiçbir şey yapmıyormuş gibi gözüktüğü maçta iki tane duran topu çok etkili kullanarak durumu 2-0'a getirebiliyor. Bir ilginç özelliği de sahada duruyor, oynamayı istemiyor gözüktüğü bir anda eğer bir saniye bile uyursan, bir anda seni geride bırakacak bir koşu yapıp en etkili noktaya gidip golünü atıveriyor olması.
- ... mutlak puana ihtiyacımız vardı. Fenerbahçe tek santrforla oynuyordu ve Alex de ikinci forvet gibi daha çok savunmanın arasına giriyordu. Ben de onu takip ettiğimde beş savunmacı iki kişiyi tutuyor gibi oluyordu ve orta saha boş kalıyordu. Bu nedenle takım arkadaşlarım bana, ' Sen önde kal, orta sahayı kontrol et' dediler. Onları dinlemek zorunda kaldım. Ama sonrasında Alex kimsenin kendisini kontrol etmediği bir pozisyonda golü atmasını bildi ve takımını öne geçirdi. Devre arasında Güvenç Hoca, 'Niye Alex'i tutmuyorsun?' diye kızdı ama benim suçum değildi. "
Aradan iki sene geçti fakat ne Alex gol atıp, asist yapmaktan, ne de onu hala orta saha olarak değerlendirenler eleştirmekten yoruldu. Bakın ne yazmış Ömer Üründül bugünkü yazısında:
"Futbolumuza bakış açısındaki yanlışlığı canlı bir Alex örneği ile gündeme getirmek istiyorum. Alex koşmuyor, top rakipteyken pres yapmıyor. Kuvvetli driplinglerle ileriye doğru adam eksilterek mesafe kat edemiyor. Ama kolay ligde üstün zekası ve yetenekleri ile gol atıyor, asist yapıyor. Bunlardan ben de seyir zevki alıyorum. Ama madalyonun bir de öbür yüzü var. Alex bugünkü fizik yetersizliği ve devamsızlığı ile üst düzey bir ligde başarılı olamaz. Zaten bugüne kadar talep de almadı. Brezilya Milli Takımı'na da çağrılmıyor. Ama ciddi bir Alex hayranlığı var, hatta heykelinin dikilmesini arzu edenler var! Benim bu konuda görüşüm var. Yorumunu da okuyucularıma bırakıyorum: "Eğer Alex doğruysa; Lampard, Gerrard, Xavi ve İniesta yalan."
Alex'i hala tutup Xavi-Iniesta vb. ile kıyaslıyor Üründül. Fakat Fenerbahçe'nin Barcelona olmadığı gibi Alex'in de orta saha oyuncusu olmadığını unutuyor! Bu saydığı oyuncular ile ille de birini kıyaslamak istiyorsa Emre'yi tavsiye ederim Üründül'e. Barcelona veya Liverpool gibi üst düzey liglerin üst düzey takımlarında, direk ilk 11 oynayamaz Alex ama üst düzey liglerin kalburüstü takımlarında ( Tottenham, Aston Villa, Valencia, Sevilla vb.) rahatlıkla oynar ve de başarılı olur kanımca. Tabii ikinci forvet pozisyonunda oynaması koşuluyla...
Sıra Sende Seba
Baba Hakkı, Seba'yı alnından öpüyor fotoğrafta. Gün, Seba'nın birilerini alnından öpme günüdür. Bu Hikmet Çetin'de olur, saygınlığı zedelenmemiş bir başkası da. Yeter ki Beşiktaş'ın hali hazırdaki pişkin başkanına yol görünsün. Bugün Kartalcell'in Swissotel'deki tanıtım toplantısında şöyle buyurmuş hazretleri: ''Son zamanlarda Beşiktaş'ın yanlış yönetildiğine dair ifadeler var. Bunlar yanlış ve yanlı açıklamalardır. Büyüklerimiz, aynı taraftar olaylarının kendi başlarına geldiğini unutmamalı. Ben bir karar verdim, bu tribünler temizlenecek. Bu tribünleri hep beraber temizleyeceğiz. Camiayı buna davet ediyorum'' Merak etme hazretleri, eğer ki o camiada az biraz basiret, biraz da cesaret varsa evvela Şeref tribününden başlayacaklardır temizliğe.
Ne Arıyoruz?

"Lippi, Hiddink, Rafa Benitez, Lucescu, Capello, Rehhagel vs. vs. İsmi geçenlerden bazıları...Göztepe, Nişantaşı, Kemerburgaz, Yeşilköy, Anadoluhisarı, Cankurtaran...Buna benziyor. İstanbul’da ev alacaksınız ya da kiralayacaksınız ve emlakçıya bu semtleri veriyorsunuz.Güler size... Durumumuz tam da bu işte.Durumumuz ne istediğimizi neye ihtiyacımız olduğunu bile bilememek."
Mehmet Demirkol
Yüzyıllık Yalnızlık

"Seni sen olduğun için değil, seninle birlikte olduğumda ben olduğum için seviyorum." vecizesinin sahibi Gabria Garcia Marquez'in en meşhur romanı 'Yüzyıllık Yalnızlık'ı maalesef bitirdim. Bu benim okuduğum ilk Marquez romanı. Yetişkinler için yazılmış bir masala benziyor kitap. Zaten yazarın başlattığı akıma da 'büyülü gerçekçilik' deniyormuş. Ayıla bayıla okuduğum bu hoş roman kesinlikle tavsiyemdir.
Pazartesi, Ekim 12
Sir Bobby Robson

Çocukluğumun en önemli figürlerinden biriydi Sir Bobby Robson. Shilton, Parker, Walker, Pearce,Butcher,Barnes,Waddle, Beardsley, Platt, Gascoigne ve Lineker’li kadro ile belki de İngiltere milli takımının bir daha hiç oynayamayacağı zevkli futbolu oynatıyordu.
Her ne kadar ülke olarak bizim o devrin takımı ile kötü hatıralarımız olsa da , dedim ya çocuktum, beni sadece ’86 Mexico, ’88 Almanya, ’90 İtalya’da gördüğüm, çok başarılı olamasa da bu oyunu ‘entertaining’ yapan takım ilgilendiriyordu.
Bu üç turnuvada da hafızalara kazınan olayları hep Sir Bobby Robson’un takımı yaşıyordu. ‘86’da Tanrı’nın elin, ‘88’de yedek Van Basten’in hat-trick’i, ‘90’da Kamerun’un hakem yardımı ile geçilip Waddle ve Pearce’ın kaçan penaltıları ile gelen bir son.
Daha sonraki kariyerinde devam ettirdiği kulüp başarıları (milli takım öncesi Ipswich, sonrasında PSV,Sporting,Porto,Barça,PSV ve nihayetinde çocukluk takımı Kargalar-Newcastle United) benim için hep takdirle izlediğim günlerdi.
Futbola adanmış bir hayat 76 yaşında doğduğu yer olan Durham’da sona erdi. Geriye unutulmaz hoş futbol anıları, St.James’s Park’ta müthiş bir uğurlama ve en nihayetinde geçtiğimiz günlerde gerçekleşen müthiş bir ‘tribute’ töreni kaldı baki kalan bu kubbede.
Darısı bizim değerlerimizin de böyle yaşayıp uğurlanmasına demekten başka bir şey kalmıyor. 1 dakika saygı duramayan bir halk bunu nasıl yapar onun cevabını size bırakırken bana da ‘rest in peace sir’ demekten başka bir şey kalmıyor.
Her ne kadar ülke olarak bizim o devrin takımı ile kötü hatıralarımız olsa da , dedim ya çocuktum, beni sadece ’86 Mexico, ’88 Almanya, ’90 İtalya’da gördüğüm, çok başarılı olamasa da bu oyunu ‘entertaining’ yapan takım ilgilendiriyordu.
Bu üç turnuvada da hafızalara kazınan olayları hep Sir Bobby Robson’un takımı yaşıyordu. ‘86’da Tanrı’nın elin, ‘88’de yedek Van Basten’in hat-trick’i, ‘90’da Kamerun’un hakem yardımı ile geçilip Waddle ve Pearce’ın kaçan penaltıları ile gelen bir son.
Daha sonraki kariyerinde devam ettirdiği kulüp başarıları (milli takım öncesi Ipswich, sonrasında PSV,Sporting,Porto,Barça,PSV ve nihayetinde çocukluk takımı Kargalar-Newcastle United) benim için hep takdirle izlediğim günlerdi.
Futbola adanmış bir hayat 76 yaşında doğduğu yer olan Durham’da sona erdi. Geriye unutulmaz hoş futbol anıları, St.James’s Park’ta müthiş bir uğurlama ve en nihayetinde geçtiğimiz günlerde gerçekleşen müthiş bir ‘tribute’ töreni kaldı baki kalan bu kubbede.
Darısı bizim değerlerimizin de böyle yaşayıp uğurlanmasına demekten başka bir şey kalmıyor. 1 dakika saygı duramayan bir halk bunu nasıl yapar onun cevabını size bırakırken bana da ‘rest in peace sir’ demekten başka bir şey kalmıyor.
Osman Çetin
Camiye Dönüş!

'Ya seversiniz ya nefret edersiniz' türündeki adamlara en bariz örneklerden biridir Terim. Blogu takip edenler bilirler, ben nefret edenler tarafındayım. İmama küsüp camiyi boşlayanlardanım ne yazık ki. İmam gittiğine göre bende geri dönüyorum camiye. İmam efendiye gelince... Gider İtalya'da papaz mı olur, yoksa buralarda bir başka camide imamlığa devam mı eder, bilemem. Bildiğim, benim takıldığım camilerle yolu kesişirse ben ibadete ara veriririm. Varsın Müslümanlığım sorgulansın!
Cuma, Ekim 9
Unutmam..Unutamam...

Sene 1989. Henüz 7 yaşındayım. Hayal meyal olsa da hatırlayabiliyorum o meşhur maçı. Tıpkı maçı izlediğim eski evimizi yani doğduğum yeri güç bela anımsayabildiğim gibi. O maçta atılmış bu golü unutmam ise mümkün değil.
Babamla oturma odasında izliyorduk maçı. İlk yarı bittiğinde 3-0 öndeydi Galatasaray. İkinci yarının başında Aykut ceza alanının sol çaprazından, neredeyse sıfırdan topu asınca ağlara, zıplamıştım havalara. Babamın sakin ve karamsar bir tavırla ‘ne seviniyorsun 3-1 oldu ’ deyişi bugün hala aklımda. Sonraki golde ne konuştuğumuz siliniverse de aklımdan, son golde spikerin ‘işte gol, işte futbol’ nidaları eşliğinde hoplamıştım babamın üstüne.
Hala beraber izliyoruz Fenerbahçe maçlarını. O hala sakin..Ben hala coşkulu.. Her ikimizde çubuklu forma tutkunu...
Babamla oturma odasında izliyorduk maçı. İlk yarı bittiğinde 3-0 öndeydi Galatasaray. İkinci yarının başında Aykut ceza alanının sol çaprazından, neredeyse sıfırdan topu asınca ağlara, zıplamıştım havalara. Babamın sakin ve karamsar bir tavırla ‘ne seviniyorsun 3-1 oldu ’ deyişi bugün hala aklımda. Sonraki golde ne konuştuğumuz siliniverse de aklımdan, son golde spikerin ‘işte gol, işte futbol’ nidaları eşliğinde hoplamıştım babamın üstüne.
Hala beraber izliyoruz Fenerbahçe maçlarını. O hala sakin..Ben hala coşkulu.. Her ikimizde çubuklu forma tutkunu...
Perşembe, Ekim 8
Eline Sağlık
Neremize Botoks?

Geçen gün Ntvspor’da ‘Yensen de Yenilsen’ de programının anketi ile karşılaştım. Sorulan soru da Türkiye için en hayırlı yabancı madde hangisidir, deniliyordu. Hiç düşünmeden, keşke “yabancı basın” transfer hakkımız olsa diye içimden geçirdim ve işaretledim.
Yıllardır konvansiyonel basını takip etmekten acaba bizim de beynimiz Spider Man 4 edasıyla örümcek ağına mı kesti diye düşünmeden alamıyorum aslında ve olanlara hiçbir anlam veremiyorum. Bir düzenin halkası olmaktan korkmak, olmaktan daha tehlikeli ve ızdırap verici aslında...
Daha bir hafta öncesine kadar 2000 yılının takımı, Şampiyonlar Ligi seviyesinde takım, Avrupa Ligi’nin en büyük adayı olarak gösterilen Galatasaray, bugün alfabetik plansızlık, programsızlık, disiplinsizlik ve beceriksizlik ile suçlanıyor. Rijkaard suçlanıyor, her gün transfer mucizesi olarak gösterilen Mustafa Sarp, Hürriyet Göçer ile kıyaslanarak sıradanlaştırılıyor vs...
Bu takım ilk çıktığı Tobol deplasmanından beri bir şeyler öğrenmeye çalışıyor, ve bir şeyler öğrenirken ne kadar çok kazanırsan o kadar çok kredin artar ve adı üstünde krediyi de kötü zamanında harcarsın. İlkokul 1.sınıfa giden çocuğunuza, 2 ½ ay doldurduğunda o güne kadar her şeyi doğru yapmış olsa da iki kelimeyi yanlış okudu diye saldırmaya başladığınızda o çocuktan ne kadar verim alabilirsiniz bir düşünsenize, Galatasaray’ın durumu da aynı buna benziyor.
Muhlis Türk basınına şunu sormak istiyorum: Bu takımın öğrenirken kaybetmeye hiç mi lüksü ya da hakkı yok? Ekonomideki ‘learning curve’ neden futbola uygulanmıyor acaba. Adı üstünde hataya en açık dönem bir insanın bir işi öğrenme dönemidir. Türkiye’ye gelen her hoca ve takımı 3 ayda Barcelona seviyesinde mi oynamalı, bunun cevabı bize ışık tutacaktır; kaldı ki Barcelona bile 5 yılda-bu beğenilmeyen adama ve sistemi sayesinde-bu hale geldi.
Bazen düşünüyorum bunu nasıl göremezler diye, gerçekten aklım almıyor. Bugün, Keita’nın volesi auta gittiği için, Baros 30 cm’den üst direğe vurduğu için, Sabri altıpastaki iki kişiye vermeyip direğe vurduduğu için ya da Baros 11 metre’den topu auta vurduğu için, Galatasaray’ı yerden yere vuranlar da aynı, 2 aydır arayış içinde kopuk kopuk oynarken “ikonize” edenler de aynı ve maalesef tekrar bu şutlar kaleye girdiğinde dillerini tedavüle sürecek olanlar da aynıdır.
Bu adamların olduğu yerde sadece gördüğü futbolu ve sosyolojisini konuşan yabancı basını yurdumuza davet etmek için geç bile kalınmış aslında, aksi halde örümcekleşme yolunda hızla ilerleyen beynimize en acilen botoksu yaptırıp , düşünmeyi deep-freeze’e ataraktan, skorbordculuk oynamaya başlayacağımız kesin gibi gözükmektedir.
Yıllardır konvansiyonel basını takip etmekten acaba bizim de beynimiz Spider Man 4 edasıyla örümcek ağına mı kesti diye düşünmeden alamıyorum aslında ve olanlara hiçbir anlam veremiyorum. Bir düzenin halkası olmaktan korkmak, olmaktan daha tehlikeli ve ızdırap verici aslında...
Daha bir hafta öncesine kadar 2000 yılının takımı, Şampiyonlar Ligi seviyesinde takım, Avrupa Ligi’nin en büyük adayı olarak gösterilen Galatasaray, bugün alfabetik plansızlık, programsızlık, disiplinsizlik ve beceriksizlik ile suçlanıyor. Rijkaard suçlanıyor, her gün transfer mucizesi olarak gösterilen Mustafa Sarp, Hürriyet Göçer ile kıyaslanarak sıradanlaştırılıyor vs...
Bu takım ilk çıktığı Tobol deplasmanından beri bir şeyler öğrenmeye çalışıyor, ve bir şeyler öğrenirken ne kadar çok kazanırsan o kadar çok kredin artar ve adı üstünde krediyi de kötü zamanında harcarsın. İlkokul 1.sınıfa giden çocuğunuza, 2 ½ ay doldurduğunda o güne kadar her şeyi doğru yapmış olsa da iki kelimeyi yanlış okudu diye saldırmaya başladığınızda o çocuktan ne kadar verim alabilirsiniz bir düşünsenize, Galatasaray’ın durumu da aynı buna benziyor.
Muhlis Türk basınına şunu sormak istiyorum: Bu takımın öğrenirken kaybetmeye hiç mi lüksü ya da hakkı yok? Ekonomideki ‘learning curve’ neden futbola uygulanmıyor acaba. Adı üstünde hataya en açık dönem bir insanın bir işi öğrenme dönemidir. Türkiye’ye gelen her hoca ve takımı 3 ayda Barcelona seviyesinde mi oynamalı, bunun cevabı bize ışık tutacaktır; kaldı ki Barcelona bile 5 yılda-bu beğenilmeyen adama ve sistemi sayesinde-bu hale geldi.
Bazen düşünüyorum bunu nasıl göremezler diye, gerçekten aklım almıyor. Bugün, Keita’nın volesi auta gittiği için, Baros 30 cm’den üst direğe vurduğu için, Sabri altıpastaki iki kişiye vermeyip direğe vurduduğu için ya da Baros 11 metre’den topu auta vurduğu için, Galatasaray’ı yerden yere vuranlar da aynı, 2 aydır arayış içinde kopuk kopuk oynarken “ikonize” edenler de aynı ve maalesef tekrar bu şutlar kaleye girdiğinde dillerini tedavüle sürecek olanlar da aynıdır.
Bu adamların olduğu yerde sadece gördüğü futbolu ve sosyolojisini konuşan yabancı basını yurdumuza davet etmek için geç bile kalınmış aslında, aksi halde örümcekleşme yolunda hızla ilerleyen beynimize en acilen botoksu yaptırıp , düşünmeyi deep-freeze’e ataraktan, skorbordculuk oynamaya başlayacağımız kesin gibi gözükmektedir.
Osman Çetin
Not: Osman Ağabey günden güne form tutuyor. Bloga yaptığı katkı nedeniyle huzurlarınızda teşekkür ediyorum.
Çarşamba, Ekim 7
Dönüyor
Tabii ki!
Kesinlikle gözümüz aydın. Turkcell Süper Lig ile alenen dalga geçen Gökçek ailesi ve onların emir erleri için gözyaşı mı dökecektik? En çokta başkanları Ruhi Kurnaz'a üzüldüm.Not: Futbolcuların mağduriyeti tabii ki hoş değil ama sorumlu da federasyon değil!
Ağzına Sağlık Fatih Tekke
''Rusya'da her hafta gol atıyorum. Çok formdayım. Birisi çıkıp neden seçilmediğimi açıklasın. Performans mı, değil. Çünkü şu anda Rusya'nın en formda oyuncularındanım. Sağlık sorunum yok. Tecrübe mi, değil. Yetenek mi, değil. Ortada hiçbir gerekçe yok. Daha önce milli takımın oyuncusu olduğumuz dönemle, şu son iki senedeki tutum arasında 180 derece fark var. Bunun sebebini birinin çıkıp söylemesi gerekir. Neticede bu herkesin takımı. Ne Trabzon'un, ne Galatasaray'ın, Türkiye'nin takımı. Gökdeniz, Fatih neden alınmıyor? Hüseyin vardı, neden gitti? Yıldıray gibi çok yetenekli oyuncu zamanında neden değerlendirilmedi? Türkiye'de birileri istediği gibi bu olayları yönetiyor."
Yukarıdaki cümleler Fatih Tekke'ye ait. Fatih Terim'in kişisel kaprislerinin, bitmez tükenmez komplekslerinin, törpülenemez egosunun tek kurbanı keşke sen olsan be Fatih Tekke. Ademoğlunda nefret ettiğim ne kadar kişisel özellik, tavır, davranış v.s varsa hepsi toplanıp vücud bulmuş Fatih Hoca'da. Adam kayırmacılık, ucuz kabadayılık, hamasi edebiyat, cehalet, kibir, yapmacıklık, basitlik ne ararsan var maaşallah hocamızda. Milli takımdan da bu topraklardan da çekip gitmesini diliyorum tez zamanda. Yurtdışında çok başarılı olup buralara bir daha gelmemesi ve mümkünse hiç reklam filmi çekmemesi temennisiyle bitirelim bu öfkeli yazıyı.
Salı, Ekim 6
Rijkaard'a Hıncal Ayarı!

Hıncal Uluç'u severim, ne dese dinlerim, ne yazsa okurum. Söylediklerine katıldığımdan ya da yazdıklarını onayladığımdan değil, aykırı ve abartılı yazılarını severim işte. Kimi zaman aykırı olmak için kastığını düşünsemde her sabah mutlaka bakarım köşesine, ne yazmış diye. Bu gün "Go home Rijkaard" başlığı altında gene abartmış. En can alıcı cümlesi de şu:
"Ya Rijkaard futbolu bilmiyor, ya da Türkiye'yi ve Galatasaray'ı ciddiye almıyor.. Avrupa'da iş bulamadı ya, boşluğu doldurmak için bir iki yıl oyalanmaya gelmiş.."
Türkiye'nin en güzel abartan adamısın. Hiç değişme emi? Yürü be Hıncal kim tutar seni!
Bombacı Mülayim

Bülent Uygun istifa kararının ardından kendi internet sitesinde bir yazı yayınlamış. Aynı demeçleri gibi gereksiz ve komik ifadelerle bezenmiş bu yazının kendimce garip olan taraflarını işaretledim. Bombacı olsa da kanımca çok ama çok iyi bir hoca Bülent Uygun. Sivasspor'un ardından kariyerini nasıl şekillendireceğini merakla bekliyorum.
İstifamla ilgili açıklamamdır
Yunus Emre ne güzel söylemiş, “Yaradılanı severim, Yaradan’dan ötürü”. Hep yaradılanı sevdim, O’nun yarattığı her şey güzeldi, her şey değerliydi benim için. Bu benim hayat felsefemdi hep.
Artık ayrılmamızın zamanı geldi. Kaçınılmaz son ne zaman yaşanacaksa o zaman yaşayacaktık bu anı. Belki bu kelimeler yetersiz kalacak, belki kifayet etmeyecek duygularıma tercüman olmaya. Ancak sevdiklerimin içinde en değerli olanı bırakacağım artık sizlere. Benden bir parça, benden bir can alacaksınız bugün. Hepinizin oğlu, kardeşi, ağabeyi kabul ettiği bir kimliğin şerefiyle yaşadığım bu şehirde, sizleri daha fazla üzmemek adına görevimi bırakıyorum. Benim için bu kavga hiçbir zaman bitmedi, bitmeyecek. Biliyorum ki, hep Don Kişot’u olduğum bu kavganın yel değirmenleri de tükenmeyecek.
Ama inançlı mücadelemi hep sürdüreceğim. Aldığım her görevin kutsal olduğunu inancımı yitirmeyeceğim, inanın bu ayrılık bir nebze bile bu inancıma zarar vermeyecektir.
Benimle birlikte görev yapan tüm ekibim, tüm arkadaşlarım aynı özveri ve inançla mücadele etti hep. Beraber çıktığımız bu yolda, kimi zaman yağmura, kimi zaman fırtınaya tutulduk. Bana zarar vermek adına yapılan tüm çirkin saldırılara birlikte göğüs geren bütün arkadaşlarımda inanın benimle birlikte incindiler, kırıldılar. Ancak hepimiz, sorumluluğunu aldığımız takımımıza daha fazla zarar vermemek adına susmayı bir erdem kabul edip sabırla bekledik.
Mütevazi bütçemizin ve imkanlarımızın elverdiği ölçüde, Bu güzide şehre ve insanlarına bir şeyler vermeye çalıştım. Tesisleşme adına, kurumsallaşma adına güzel şeyler ortaya koyabilmenin mücadelesini yaptım hep. Projeler ortaya koydum. Kazandığımızı stadyuma, tesisleşmeye geleceğe bir şeyler bırakma adına harcamaya çalıştık.Bugün hatırı sayılır bir kompleksimiz ve stadyumumuz var, her Sivaslı göğsünü gere gere bu stad bizim, bu tesis bizim diyebiliyor. Biliyorum çok daha iyisine layıklar. Çok konuşuyorsun dediler, doğrudur konuştum, futbolcumu, yönetimimi, takımımı hedef tahtası yaptırmamak için kendim hedef olmayı seçtim. Gazetelere, televizyonlara bakın o dönemler, hiçbirinde futbolcumu, takımımı hedef alan bir yazı, bir eleştiri göremezsiniz.
Amatör bir ruhla oynayan takımlar, hele hele süper lige yeni kaynamaya başlamış takımlar en küçük rüzgarda dağılırlar, futbolcu o yükü kaldıramaz, ya ayakları yere basmaz yada düşerse bir türlü ayağa kalkamaz. Bunu anlayabilen anlıyordu zaten, anlamamak için direnenlere ne diyebilirim ki?
Bugün değilse yarın, gelecek kuşaklarımıza futbola adına bırakılabilecek ne varsa onları bırakmaya çalıştım. Vizyon, imkan ve hedef vazgeçilmez düsturum oldu. Celladına aşık olan bir esirin tutkunluğu ile bağlandım bu camiaya. Birgün muhakkak düşüreceği giyotin bıçağının soğukluğunu, futbolun doğasında olan bu sonu, hep boynumda hissetmeme rağmen, sıcacık ve samimi duygularla bağlandım. Öğrettiklerimin ve hayat ilkelerimin sonuçlarına sadık kalmaya çalıştım. Sorumlu olmak neyi gerektiriyorsa bilin ki şu an bile onu yapıyorum.
Sivas’ı memleketim bildim, her sorununda her sıkıntısında yanında olmaya gayret ettim, Dikimevi kapanmasın diye ne kadar mücadele ettiğimi, kamuoyu bilir. Sıkıntısı olanın, sıkıntısını gidermeye çalıştım, işleri rast gitmediği için otel çatılarında “Paydos hayata” demek isteyen insanları, hayatın bir parçası yapmayı becerebildim.
Cami yaptırıyoruz derken, nedense bazı gözler bizi dindarlıkla suçladı, ama hiçbirisi “kilisede yaptıracağız” dediğimi görmedi, duymadı. Sivas’ı bir arada tutabilecek ne varsa ben hep orada olmaya çalıştım, yeri geldi Cuma’da namazımı kıldım, yeri geldi Cem evinde Cem’e katıldım. Yeri geldi bir okulun gecesinde gençlerle eğlenmeyi seçtim, yeri geldi, gençleri teröre karşı bilinçlendirme tiyatrosuna futbolcu kardeşlerimle destek verdim.
Belki çok fazla elbise giydim, ama bilin ki, her rengi, her dokusu, her kumaşı Sivas’ın rengiydi, Sivas’ın dokusuydu. Biliyorum Sivaslılar beni çok sevdi, benim onları sevdiğim gibi.
Bana görevim süresinde desteklerini hiçbir zaman esirgemeyen, başta sevgili başkanım olmak üzere, yönetim kuruluna, ekip arkadaşlarıma, futbolcularıma ve gerçek taraftarıyla tüm Sivassporlulara teşekkürlerimi sunuyorum. Beni, ben gibi seven tüm herkesten haklarını helal etmelerini diliyorum.Allah’a emanet olunuz.
Saygılarımla
Bülent UYGUN
Babanı Da Al Gel

Ferguson'un yanındaki öz be öz oğlu Darren. Darren Ferguson 2007 yılında menajerlik kariyerine başladığı Peterborough United'a iki sezonda iki lig atlatmayı başarmış. Şu an Championship'te mücadele veriyorlar ama işler Darren için bu sezon iyi gitmiyor. 24 takımlı ligde 11 hafta sonunda topladıkları 7 puanla 23. sıradalar. Geçtiğimiz hafta evinde Nottingham Forest'a yenilince taraftarlar hep bir ağızdan seslenmişler hocalarına: "Darren Darren, Call Your Dad" Tezahüratın türkçe meali başlıkta..
Asi Sir

Ferguson'un puan kayıplarından sonra hakemlere giydirmesi alışık olmadığımız bir şey değil. Sunderland karşısında güç bela bir puanı kurtaran Ferguson huyundan vazgeçmemiş ve maçın hakemi Alan Wiley'e vermiş veriştirmiş: " Bu hızda bir oyunu yönetmek için fit bir hakem gerekir. Alan Wiley ise fit değil. Yurtdışındaki hakemleri de görüyoruz, canavar gibiler. Bir oyuncuya kart göstermesi 30 saniye sürüyor. Dinlenmeye ihtiyacı Wiley'in."
Federasyon, Wiley dinlendir mi bilinmez ama Ferguson bu açıklamaları nedeniyle muhtemelen ceza alır.
Berbatov & Casillas
Uzun zamandır haftasonlarında hep bir şeyler çıkıyordu ve eve kapanıp bıkana kadar maç seyretmek nasip olmuyordu. Bu hafta sonu kırdım şeytanın bacağını. Fenerinden, Manchester'ına, Cimbom'undan Sevilla'sına doyasıya maç seyrettim. Uzun uzadıya maç yorumları yazmayacağım ama iki poziyonu bir yerlerden bulup izlemenizi tavsiye edeceğim.İlki ManU - Sunderland maçında Berbatov'un fotoğrafta gördüğünüz harika volesiyle gelen gol. İkincisi ise Sevilla - Real Madrid karşılaşmasında Casillas'ın yaptığı akıl almaz kurtarış. Casillas topu çıkardıktan sonra Murat Kosova'nın 'kedi yumuş kedi' diye haykırması da kurtarış kadar hoştu doğrusu.
Lütfen İstifa
Beşiktaş taraftarlarını yönetime gösterdikleri tepki nedeniyle tebrik ediyorum. Beşiktaş yönetiminin protestoları engellemek için stada soktuğu paralı askerlere rağmen cesurca tepkilerini ortaya koydular. Basındaki bazı aklı evvelller çıkan olaylar nedeniyle bol keseden Beşiktaş taraftarına sallıyorlar. Birileri Beşiktaş Başkanı protesto edilemez sanıyor. Niye? Amerika Başkanı dahi protesto edilebiliyor, Beşiktaş Başkanı niye protesto edilemeyecekmiş? Neymiş Yıldırım Başkan büyük Beşiktaşlıymış! Rambo Okan'da sapına kadar Fenerbahçeli ama başkan olabilir mi? Galatasaray'da o zaman Abdürrahim Albayrak'ı oy birliği ile getirsin başkanlık makamına!
Beşiktaş'ın saygınlığını yıllardır ayaklar altına alan, kulüp yönetimi ile çoluk çocuğu kendine güldüren, 'Beşiktaşlılık duruşu' lafını ede ede anlamını kaybettiren, verdiği sözleri tutamayan, vizyonsuz ,beceriksiz, her yönüyle Beşiktaş'a başkan olmak için yetersiz Yıldırım Demirören, gerçekten yeter artık! Sadece Beşiktaş taraftarı değil tüm futbolseverler illallah etti sizden. Kendi taraftarınızı ayak takımına tartaklatma pahasına oturmayın artık o koltukta. Çekin gidin lütfen, daha fazla sövdürmeden.
Cuma, Ekim 2
Susacak Mısınız?
Bazen tek bir olay, bütün bir ülkeyi anlatır. Şu Ceylan’ın korkunç hikâyesine bakın, Türkiye’yi göreceksiniz. Bu ülke, bir roketle bir kız çocuğunun paramparça edilebildiği bir ülke. Bir sosyal demokrat, bir siyasetçi, bir insan olan Deniz Baykal, “Kürt açılımının içi boş, doldursunlar konuşalım” diyordu.Ceylan’ı vuran roket o “açılımın” içini dolduramıyorsa hiçbir şey dolduramaz. Açılım denilen şey bu işte Deniz Bey. “Anne, bana makarna pişirsene” dedikten sonra evinden çıkan kızın bir roketle parçalanmaması. Bu kadar basit işte. O kızın ölmemesi açılım. Buna karşı mısınız? Bunun içini boş mu buluyorsunuz? Aslında bu soruları Baykal’la Bahçeli’ye Başbakan Erdoğan’ın sorması gerekiyordu. Onun cesareti yetmediği için sormak bize düşüyor. Başbakan, o roketin bir askeri birlikten atıldığının ortaya çıkmasından çekindiği için olacak ağzını bile açmıyor.Gazze’de ölen çocuklara Türkiye’den sahip çıkmak kolay. Türkiye’de ölen çocuklara Türkiye’den sahip çıkın siz. Nedir bu sessizliğiniz? Kürsü kürsü dolaşıp bağıran Erdoğanlara, Baykallara, Bahçelilere ne oldu? Zor, değil mi bir çocuğu askerler vurunca konuşmak? “Dağa çıkarım” diye bağırıyordu Bahçeli, o kadar yüreği varsa dağa çıkmasına gerek yok, siyasetçiliğini yaptığı ülkede vurulan çocuğun hesabını sorabilsin yeter. Bağırmak ne kolay Devlet Bey, bağırmak ne kolay. Bak senin memleketinin bir köşesinde bir çocuğu vurdular. Sesini çıkarmak bir yana yüzünü bile gösteremiyorsun. Bir çocuğa bile sahip çıkamıyorsun, dağa çıkıp ne yapacaksın?Susuyorlar.Ceylanın vurulması bize Türkiye’deki siyaseti, siyasetçileri gösteriyor işte. Susan sadece onlar mı? Neredeyse bütün Türkiye susuyor. Şu medyaya bakın. Bu nasıl bir bıçak kesmez sessizlik Allahım. Bir gazete neye yarar vurulan bir çocuğun hesabını soramazsa? Onca kâğıda, mürekkebe, emeğe yazık. Bir kız çocuğunun bir roketle vurulup parçalandığı, devletin ortadan yok olduğu, savcının köye gitmediği, doktorun karakol bahçesinde otopsi yaptığı bir ülkede yaşıyorsunuz. Bunlardan hiç mi biri size tuhaf gelmiyor? Hiç mi birinde haber değeri bulmuyorsunuz?Bu medya iki grupmuş da, birisi muhalifmiş de, öbürü başbakanı tutarmış da, muhalif olan demokrasi mücahidiymiş de...Bunlar iki grup falan değil. Bunlar tek grup. Öyle ortak bir sessizlikleri var ki...Hele o muhalif geçinenler...Ne oldu muhalefetinize?Bu hükümetin iktidarında bir çocuk vuruldu, niye hükümete hesap sormuyorsunuz, niye muhalefet yapmıyorsunuz? Hükümet “iyi bir şey” yaptığında muhalefet etmek için yerlerde yuvarlanıyorsunuz, muhalefet edecekseniz hükümetin bu “sessizliğine” muhalefet etsenize.Olmuyor değil mi?Roketi atan asker olunca sizin o muhalif dilleriniz tutuluveriyor. Ceylan’ın annesi, “Kızımın parçalarını etekliğimde taşıdım” diyor. Hiç mi içiniz acımıyor sizin? Hiç mi vicdanınız yok? Bu sessizlikten hiç mi utanmazsınız?Yarın bir gün çocuğunuz çıkıp gelse de, “Bir küçük çocuğu vurmuşlar, sen neden yazmadın” dese, ne diyeceksiniz? Çocuğunuzdan da mı utanmıyorsunuz? Hadi vicdanınızdan, utanmanızdan vazgeçtik, gazetecilik merakınız da mı yok?Üç askeri karakolun ortasındaki bir köyde bir küçük kız nasıl bir mermiyle parçalandı, merak etmiyor musunuz? Her konuda birbirinizden farklıyken bir küçük kız vurulduğunda ortaklaşa sessiz kalmayı size kim öğretti?“Anne bana makarna pişirsene” dedikten sonra bir kız paramparça oldu. İstediğiniz kadar susun. O ölü kızın çığlığı sizin sessizliğinizden büyük. Siz sustukça o bağıracak. Siz sustukça o bağıracak.Ta ki siz de bağırana kadar.Ahmet Altan
Çarşamba, Eylül 30
Güzel Bir Post + Yazı

Aceto Balsamico harika bir post girmiş bugün. 'Rijkaard'ın A Planı' başlığını atıp döktürmüş. Blog okumayı sevenler zaten pas geçmemişlerdir acetoyu; ama ne olur, ne olmaz bende burada yer vereyim bu güzel yazıya.
Edit: Aynı konuyla ilgili güzel bir yazı da Banu Yelkovan'ın kaleminden...Merak edenler buyursunlar...
Kırmızı Nokta
Cuma, Eylül 25
Elvada Çocukluğum Yaşasın Gençliğim

Çocukluğumun efsane takımıydı Real Madrid. Buyo-Chendo-Sanchis-Camacho-Hugo Sanchez-Schuster-Gordillo-Michel-Butragueno-Santillana vs... gibi oyuncuları hala bir kalemde ezbere sayabiliyorsam, zihnimde iz bıraktıkları gerçeğini yadsımak mümkün olmadığı içindir. İşte bu takımın en uzun süre oynayan (1983-2001) ve aynı zamanda Şampiyonlar Ligi Kupası’nı Real Madrid ile kaldıran (1998 ve 2000) tek oyuncusu olan Manuel Sanchis Çarşamba günü itibari ile tarihin yapraklarındaki yerini aldı.
Artık, yaşasın yeni kral Raul Gonzalez. 1994 yılında Real Madrid A takımına yükselip-ki kendisi Atletico Madrid futbol akademisi çıkışlıdır-geçtiğimiz Çarşamba günü oynanan Villareal maçıyla Galacticos tarihinin en çok lig maçı oynayan oyuncusu kıvamına gelen bu hakiki ‘Madrilenian’, tam bir efsaneye dönüştü.
Oynadığı her ortamın ve yer aldığı tüm istatistiklerin ‘en’ i olan ve gençlik yıllarımızın kahramanlarından olan Raul Gonzalez’i saygı ile selamlıyorum. Boşuna değil bu büyük kaptanın kariyeri boyunca gemisini terk etmemesi ve bu geminin en çok kazananı olması demek ki.
Son günlerin moda tabiri ile Real Madrid’deki Di Stefano (uzun ömürler dilerim) ruhunu yaşatacak birisi varsa galiba o da Raul Gonzalez’dir.(re-enkarnasyoncu spor yazarlarına selam olsun...)
Artık, yaşasın yeni kral Raul Gonzalez. 1994 yılında Real Madrid A takımına yükselip-ki kendisi Atletico Madrid futbol akademisi çıkışlıdır-geçtiğimiz Çarşamba günü oynanan Villareal maçıyla Galacticos tarihinin en çok lig maçı oynayan oyuncusu kıvamına gelen bu hakiki ‘Madrilenian’, tam bir efsaneye dönüştü.
Oynadığı her ortamın ve yer aldığı tüm istatistiklerin ‘en’ i olan ve gençlik yıllarımızın kahramanlarından olan Raul Gonzalez’i saygı ile selamlıyorum. Boşuna değil bu büyük kaptanın kariyeri boyunca gemisini terk etmemesi ve bu geminin en çok kazananı olması demek ki.
Son günlerin moda tabiri ile Real Madrid’deki Di Stefano (uzun ömürler dilerim) ruhunu yaşatacak birisi varsa galiba o da Raul Gonzalez’dir.(re-enkarnasyoncu spor yazarlarına selam olsun...)
Ne diyelim Kral’ın biri ahiret için randevu verirken, yaşasın El-Kral....
Osman Çetin
Çöküş

Milan için işler saha içinde de saha dışında da iyi gitmiyor. Malumunuz, ezeli rakipleri Inter'den evlerinde 4 yediler. 5 maçta 7 puan ve eksi 3 averaj ile 11. sıradalar. Bu 11'le bu kadar işte. Hepi topu 3 gol atabildiler. Saha dışında ise darbeyi taraftarlarından yediler. Kombine satışlarında son 25 yılın dibini gördüler. Geçen sezon 41.606 kombine bilet satmışlardı, bu sezon ise 25.984'te kaldılar. Bu da %38'lik bir düşüşe tekabül ediyor. Bize de 'Hey gidi koca Milan, biran önce toparlan' temennisinde bulunmak düşüyor.
Perşembe, Eylül 24
Tekrardan Merhaba
Wild Card, Kim Clijsters, Türkiye, Danimarka ve Litvanya

Wild Card dediğimiz aslında soyut bir kavram,gerçek anlamı kart oyunlarında başka bir kartın yerine geçen kart olan ( kahvehane tabiri ile Joker) bu kavram, organizasyonu düzenleyen komite tarafından belki ratingi artırmak belki ahde vefa belki de kontenjan senatörlüğü maksadıyla yarışmacı davet etmek için kullandığı bir terim.
Son günlerin, gündemi en meşgul eden wild card’ı 2009 US Open Bayanlar Finali’ni kazanan ikinci ebeveyn tenisçi Kim Clijsters ve onun kullandığı wild card. Tahmin ediyorum wild card ile bir Grand Slam kazanan ilk sporcu olarak tarihe geçen Clijsters bir gerçeği ya da tesadüfü bize hatırlatıyor.
Geçmişe dönüp baktığımızda bizim de 2006 yılında Dünya Basketbol Şampiyonası’nda kullanıp tarihteki en başarılı sonucu aldığımız bir wild card’ımız var. Bize verilme sebebimi 2002 Indiana, 2003 İsveç, 2005 Belgrad’daki istikrarlı başarısız performansımızdan ziyade 2010’u düzenleyecek olmamızdı. Davet aldık gittik ve tabir-i caizse Uzakdoğu’yu ve gönülleri fethettik, 12 Dev Adam efsanesini re-enkarne ettik.
Buna benzer bir wild card’ı UEFA o esnada bir birini kesmekle meşgul Yugoslavya’nın yerine Euro’92 için Danimarka’ya verdiğinde herkes onların kontenjan senatörü olduğunu düşünüyordu ama sonuç tarih kitaplarındaki yerini aldı malumunuz.
Bu üç olaydaki başarı öyküsü ya da peri masalının temelindeki en önemli unsur şans ile açıklanamaz belki de. Sporda üzerinde baskı olmayan bir kişinin performansı ile favorilerin üzerindeki baskının sahaya yansıması arasındaki farkı yorumlarken kullanmak daha doğru olabilir.
Bu konuda şüphesiz karşıt görüşü savunanlarda olacaktır ama bu fikir bana çok mantıklı geliyor. Buraya kadar yazılanlarla başlığın bir alakasını bulmak güç galiba.. O zaman şöyle diyelim:
2011 Eurobasket Litvanya’da düzenleniyor, ve Aralık 2009’a kadar FIBA 4 ülkeye Türkiye seyahati için wild card gönderecek. Bunların birinin, bir sonraki organizasyonun ev sahibi Litvanya olacağını düşünmek büyük bir ihtimal. (Şu anda Polonya’da katılım hakkı elde edemediler) O zaman seneye bu topraklarda Dream Team ve 12 Dev Adam yanında maçları basketbol seviyesi olarak rating alacak ve üstlerde kendine yer bulacak 3. takımın ismi belirli her halde.
Ne de olsa ‘Tarih tekerrürden ibarettir’ ama Litvanya madalya yaparsa ‘teşekkürden’ de ibaret olabilir...
Son günlerin, gündemi en meşgul eden wild card’ı 2009 US Open Bayanlar Finali’ni kazanan ikinci ebeveyn tenisçi Kim Clijsters ve onun kullandığı wild card. Tahmin ediyorum wild card ile bir Grand Slam kazanan ilk sporcu olarak tarihe geçen Clijsters bir gerçeği ya da tesadüfü bize hatırlatıyor.
Geçmişe dönüp baktığımızda bizim de 2006 yılında Dünya Basketbol Şampiyonası’nda kullanıp tarihteki en başarılı sonucu aldığımız bir wild card’ımız var. Bize verilme sebebimi 2002 Indiana, 2003 İsveç, 2005 Belgrad’daki istikrarlı başarısız performansımızdan ziyade 2010’u düzenleyecek olmamızdı. Davet aldık gittik ve tabir-i caizse Uzakdoğu’yu ve gönülleri fethettik, 12 Dev Adam efsanesini re-enkarne ettik.
Buna benzer bir wild card’ı UEFA o esnada bir birini kesmekle meşgul Yugoslavya’nın yerine Euro’92 için Danimarka’ya verdiğinde herkes onların kontenjan senatörü olduğunu düşünüyordu ama sonuç tarih kitaplarındaki yerini aldı malumunuz.
Bu üç olaydaki başarı öyküsü ya da peri masalının temelindeki en önemli unsur şans ile açıklanamaz belki de. Sporda üzerinde baskı olmayan bir kişinin performansı ile favorilerin üzerindeki baskının sahaya yansıması arasındaki farkı yorumlarken kullanmak daha doğru olabilir.
Bu konuda şüphesiz karşıt görüşü savunanlarda olacaktır ama bu fikir bana çok mantıklı geliyor. Buraya kadar yazılanlarla başlığın bir alakasını bulmak güç galiba.. O zaman şöyle diyelim:
2011 Eurobasket Litvanya’da düzenleniyor, ve Aralık 2009’a kadar FIBA 4 ülkeye Türkiye seyahati için wild card gönderecek. Bunların birinin, bir sonraki organizasyonun ev sahibi Litvanya olacağını düşünmek büyük bir ihtimal. (Şu anda Polonya’da katılım hakkı elde edemediler) O zaman seneye bu topraklarda Dream Team ve 12 Dev Adam yanında maçları basketbol seviyesi olarak rating alacak ve üstlerde kendine yer bulacak 3. takımın ismi belirli her halde.
Ne de olsa ‘Tarih tekerrürden ibarettir’ ama Litvanya madalya yaparsa ‘teşekkürden’ de ibaret olabilir...
Osman Çetin
Türkiye İçin İftar Vakti ve Serdar Özkan

Dün akşamki skordan sonra mağlubiyet orucumuzu bozduk desek yeridir. Aslında son saniyede Engin Atsür’ün şutunun çemberin önüne çarpıp çıkması hayırlı oldu galiba. Namağlup çeyrek finale çıkıp orada Hırvatistan’a mağlup olmak daha çok koyardı gibime geliyor. Şimdi nazarlığımız taktık, Yunanistan karşısına hedef takım olmadan çıkacağız, bu da en azında bizi bir adım öne çıkarıyor. Jeopolitik husumet sonucunda herhalde Yunanlıların bizi turnuvada ilk yenen takım olmak için 2 katı efor sarf etmeleri doğal bir sonuç olacakken en azından bunun önünü kesti Engin’in şutu. Şu ana kadar Spanoulis dışında bir star çıkaramayan ve Fransa karşısında takım bütünlüğünde erozyon gözlemlediğim rakibimize bir Sırbistan tarifesi yapıp- hatırladığım kadarıyla- ilk resmi galibiyetimizi almamız işten bile değil bence.
Unutmayalım ki Euro ‘92’ye 10’da 10 ile namağlup gelen Michel Platini yönetimindeki Fransa Milli takımı Papin, Deschamps, Desailly gibi yıldız dolu kadrosuyla galibiyet bile alamadan evine dönmüştü.
Bunların dışında İspanya futbol takımının da nice şampiyonaya namağlup gidip gruptan çıkamadığı ya da ilk turda elendiğini yazar tarih kitapları. Bu sebepten iyi oldu şu ramazan topunun atılması da orucumuzu açmamız çünkü doğru zamanda doğru galibiyeti almak herşeyden daha önemli....
Şimdi başlık ne alaka diyeceksiniz ama şu anda Türkiye’nin sportif geleceği olarak görülen ve yeni ruh 10’da dediğimiz Arda Turan’ın bile çalım atmayı ondan öğrendiğim dediği kadim dostu Serdar Özkan’ın bir ramazan topu edasıyla Beşiktaş’ın gol ve galibiyet orucunu bozmaya tek başına çalışmasını büyük heyecanla izliyorum. Mustafa Hoca’nın deyimiyle 3 gün içinde bu toprakların ve eski kıtanın hali hazırdaki en güçlü takımlarından ikisiyle oynanan iki maçta da takımının girdiği tüm pozisyonların yapımcı ve yönetmenliğini yapan bu genç oyuncuyu takdir ediyorum. Galiba Muntari ve Keita’yı vurduğu iddia edilen ramazan, Serdar’ı ters etkilemişe benziyor ve o da doğru zamanı bekliyor galiba.
Lodz’da iftar topu attı darısı Beşiktaş semt sakinlerinin oruçlarını açmasına diyoruz. Herkese bu iftarların hayırlı olmasını diliyorum...
Unutmayalım ki Euro ‘92’ye 10’da 10 ile namağlup gelen Michel Platini yönetimindeki Fransa Milli takımı Papin, Deschamps, Desailly gibi yıldız dolu kadrosuyla galibiyet bile alamadan evine dönmüştü.
Bunların dışında İspanya futbol takımının da nice şampiyonaya namağlup gidip gruptan çıkamadığı ya da ilk turda elendiğini yazar tarih kitapları. Bu sebepten iyi oldu şu ramazan topunun atılması da orucumuzu açmamız çünkü doğru zamanda doğru galibiyeti almak herşeyden daha önemli....
Şimdi başlık ne alaka diyeceksiniz ama şu anda Türkiye’nin sportif geleceği olarak görülen ve yeni ruh 10’da dediğimiz Arda Turan’ın bile çalım atmayı ondan öğrendiğim dediği kadim dostu Serdar Özkan’ın bir ramazan topu edasıyla Beşiktaş’ın gol ve galibiyet orucunu bozmaya tek başına çalışmasını büyük heyecanla izliyorum. Mustafa Hoca’nın deyimiyle 3 gün içinde bu toprakların ve eski kıtanın hali hazırdaki en güçlü takımlarından ikisiyle oynanan iki maçta da takımının girdiği tüm pozisyonların yapımcı ve yönetmenliğini yapan bu genç oyuncuyu takdir ediyorum. Galiba Muntari ve Keita’yı vurduğu iddia edilen ramazan, Serdar’ı ters etkilemişe benziyor ve o da doğru zamanı bekliyor galiba.
Lodz’da iftar topu attı darısı Beşiktaş semt sakinlerinin oruçlarını açmasına diyoruz. Herkese bu iftarların hayırlı olmasını diliyorum...
Osman Çetin
Sakatat Yemeli, Yedirmeli!

Ankaraspor’un başkanı Ruhi Kurnaz, Ankaraspor’un 2. lige düşmesi üzerine basın toplantısı düzenledi. Ankaraspor’un, Ankara Büyükşehir Belediyesi ile hiçbir organik bağı olmadığını iddia etti. Neyse ki bizde beyin denen organ var. Ama kimilerinde dalak ,yürek, ciğer gibi organlar eksik sanırım. Bol bol sakatat yemeleri tavsiyemdir. Kolesterol yapar ama lezzeti iyidir.
Yaşanan bunca rezilliğin üstüne, hiç utanmadan sıkılmadan şu sözleri sarf eder mi insan: ''Bizi kandırmaya kimse çalışmasın. Biz yalancı değiliz. Atatürk'ün 'ben sporcunun ahlaklısını severim' sözü vardır. Ben ahlaklıyım. Ben Atatürk'ün sevdiklerindenim. Bu memleketi hep güçlüler, zenginler, ağalar mı yönetecek. Bu memlekette bakanın oğlu olup iş yapmayan var mı? Milletvekilinin oğlu olup iş yapmayan var mı? Kulüp başkanının oğlu olup iş yapmayan var mı? Bu memlekette fakirler yönetici olamayacak mı? Varoştan yönetici çıkmayacak mı? Biz bunun için varız.'' Bu sözleri söylerken de gözyaşlarını tutamayıp, ağlayıvermiş. Yuh diyorum başka bir şeyde diyemiyorum Kurnaz beyefendiye.
Spikerlik Yap Ama Bari Spiker Yetiştirme İlker Yasin!

Türkiye’nin en iyi spikeri kim derseniz farklı cevaplar alabilirsiniz. Kimi Okay Karacan der, kimi Ercan Taner. ‘İyi’ kelimesini ‘kötü’ ile değiştirip soruyu sorarsanız cevaplar yine tek bir adreste toplanmaz ya da toplanmazdı. Ta ki Beşiktaş – Manchester maçına kadar! Sağolsun Emre Tilev harika(!) anlatımıyla en kötü açık ara benim dedi. Rakip tanımadığını gösterdi. Üstadı İlker Yasin’den de beter olduğunu ispatladı. Boynuz kulağa averaj yapmış dedirtti. Misafirlikte olmasam kesinlikle televizyonun sesini kısardım. Ne yapmaya çalıştığını anlayamadım. Top her Ernst’e geldiğinde vurgu yaparak ‘Alman Ernst’ demenin ne alemi var? Her yan topta tiz sesiyle bağıra bağıra iyi pas falan diyince Beşiktaş maçı mı kazanacak? Alex Ferguson’u yıllardır bilirmişte hiç böyle çaresiz görmemişmiş!! Sanırsın ki Beşiktaş 5-0 önde! Bu ve buna benzer saçmalamalarını dinledik maç boyu. Bir dakika susmadı mübarek Kadir gecesinde. “Ey Ümmeti müslimin sabır varsa sende, gel de bana sövme” der gibiydi tüm gece.
Ekşisözlük’ten alıntı yaparak bitireceğim bu postu: “ Beşiktaş – Manchester United maçı için yeni açık bileti: 75 tl. Emre Tilev’i dinlemek zorunda olmadan maçı izlemek, paha biliçlemez...”
Efsane Yuvasında

'Rıdvanca' adlı programla Rıdvan her pazartesi günü 19.30-20.00 arası FBTV'de. Dün yanılmıyorsam ilk programdı. Denk geldim, izledim, beğendim. Zaten Rıdvan ne yaptı da beğenmedim ki? Sadece Fenerbahçe analizi yaptığı programda; NTV'de söylediklerinden farklı bir şey konuşmuyorsa da, lafı NTV'deki gibi gereksiz uzatmaması Rıdvanca'nın hoşuma giden yanı. Fenerbahçelilere tavsiyemdir.
De Get Lo!

La Liga gol kralıydı, penaltı kullanmadan 27 gole ulaşmıştı, Avrupa Şampiyon’u İspanya’nın kadrosundaydı, yaşı makuldü ve kendine has bir gol sevinci vardı. Tüm bunlar umutlanmak için yetiyor hatta artıyordu. Kariyerini Luca Toni’ye benzetiyordum. Onun da yıldızı otuza merdiven dayadığında parlamamış mıydı? Dolayısıyla önceki sezonlardaki vasat istatistiğini pek önemsemiyordum. Kezman’dan bunalmış ruhuma ilaç olmasını bekliyordum. Kimi zaman Semih’i benden çok sevdiğini düşündüğüm babamın maç boyu söylenmelerini keser diye umuyordum. Bursa maçındaki vıttırıvızzık vuruşları ile de artık ummayı bıraktım. Bu adam ne derdime derman olur, ne de babamı susturur. Düzeldi düzelecek, sorun sistemde çift santrfor oynasa ohooo, özel yaşamında problemleri var, kıçı ağrıyor, başı ağrıyor vesaire vesairelerden bıktım ben artık! Bıktım usandım!
Ahmet Çakar gibi ‘adam değil’ filan demeyeceğim tabii ki; ama golcü değil bana göre. Değil işte! Ben artık umudu kestim Guiza’dan. Cılız vuruşlarından, gol noktalarındaki beceriksizliğinden, topla adam eksiltememesinden, hücumda top tutamamasından sıkıldım. 2010 Dünya Kupası sonrası uygun bir fiyata okutulmasını hayal ediyorum.
Madem hızımı aldım, durmayayım. Tipine de gıcığım zaten. Gol kaçırdıktan sonra ağlamaklı bakışlarına da tahammülüm yok. Bu fotoğrafta dönerci yapmışlar ama ben bu adamın tezgahından döner dahi yemem.Gölcülüğü böyleyse dönere de hindi karıştırmuştır. Zaten dönerciden ziyade midye dolmacı tipi var bu herifte.
Pazar, Eylül 13
Ayağına Sağlık-1

"Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür" Yani insanoğlu unutur. Ama ben futbolseverim diyen bu golü unutmaz, unutamaz. "İnsan her gün bir parça müzik dinlemeli, iyi bir şiir okumalı, güzel bir tablo görmeli ve mümkünse birkaç mantıklı cümle söylemelidir." demiş Goethe, ben de her gün güzel bir gol izlemeli ademoğlu diye ekliyorum izninizle.
Cumartesi, Eylül 12
Galatasaray 3 Beşiktaş 0

Bu oyuna bu skor yakışmaz ama bu oyunda da adalet aranmaz. Maçta bireysel yetenekleri ile fark yaratması beklenen Galatasaray, Rüştü'nün bireysel hatalarıyla fark attı. Maç ortada ve orta sahada geçti. Maçın ilk yarısı 'eh işte', ikinci yarısı yavandı.
Aklımda kalanlar;
- İsmail Köybaşı ne yapsın? Formda bir Keita ve sürekli bindiren bir Sabri karşısında, açığından (Yusuf) destek almayan her bekin aksayacağı kadar aksadı o da.
- Ernst bildiğiniz gibi. Yaşı genç olmamasına rağmen 'box to box' işini layıkıyla yapıyor. Oyunun iki değil her yönünü iyi oynuyor.
- Serdar Özkan üstüne koymuş, güçlenmiş. Beşiktaş'ın bulduğu pozisyonlarda hep o vardı. Son vuruşlarda biraz becerikli olsa ya da şansı tutsa işin rengi değişirdi.
- Mehmet Topal - Mustafa Sarp ikilisi Galatasaray'ın yumuşak karnı. Ayhan'ı arıyor o bölge. Top yapamıyorlar.
- Sağdan Keita kesiyor, soldan içeri kateden Kewell vuruyor. Bugün bu şekilde buldukları 2 pozisyonda golle sonuçlanmadı. Ziyanı yok, yarın olur. Kewell keser, Keita vurur. Ne de olsa ikisi de açık oynamayı iyi biliyor.
- İlk iki gol Rüştü'nün hatası ama 3. golde organisazyonun hası. Nokta bir pas attı Brezilyalı, iyi indirdi Avustralyalı, affetmedi ex-Çekoslavakyalı.
Adibayor

Adebayor eski takımına karşı ne yapar diye sormuştuk geçenlerde. Cevabını aldık bugün. Togolu eski takımına iltimas geçmemiş, af buyurun ama geçirivermiş. (Başlıkta Yılmaz Özdilvari, bu postta uslüp kayması oldu) Golü attıktan sonra da, maç boyu aleyhine tezahürat eden Arsenal taraftarlarının oturduğu tribünün önünde fotoda gördüğünüz gibi sevinivermiş. Maçın sonucunu da vereyim: Manchester City 4 Arsenal 2.
Cuma, Eylül 11
Seks Yasaah!

İngiltere futbol tarihine baktığımızda Milli Takımı çalıştırmış olan sadece iki yabancı hoca görürüz. Biri İsveçli Sven Goran Eriksson diğeri ise hali hazırdaki teknik direktörleri Fabio Capello. Don Capello 2010 Dünya Kupası için futbolculara seks yasağı koyunca, İngiliz medyası da boş durmamış ve 2006'da takıma bu konuda sınırlama getirmeyen Sven ile İtalyan teknik adamın tarzını kıyaslamış.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)














